C. Rogers ve Gloria Seansı
14 Haziran 2018
Bulumia Nevroza & Anoreksiya Nevroza
4 Ağustos 2018

Haftalık Psikoloji Notları 1

Sevgili Şahin VURAL ile haftalık yaptığımız psikolojiyle ilgili soru-cevap sohbeti:

Ş: Şahin VURAL
H: Hasan DEMİR

Ş: Somatoform Bozukluğu’ndaki bozulmuş beden algısının ruhsal süreçlerle bağlantısı nasıldır?
H: Bilinçaltıyla ilgili bir durumdur bu.  Bilinçaltı sistemi, insanın bir organının şeklini bile değiştirebilir. Bu hipnoz çalışmalarında da ortaya çıkan bir durumdur. Mesela, hipnoz çalışmalarında bilinçaltına telkin verilir ve kişi elinin yandığını hisseder. Zihin sistemi, bu acıyı kişinin vücudunda yaratıyor. Somatoform Bozukluğu’nda kişi o kadar kendindeki beden algısına inanıyor ki kambur oluyor, kambur dolaşıyor, bir elini kısaltabiliyor ya da penisini kısaltabiliyor. Bu durum, bilinçaltının bir ürünüdür. Diyelim ki, bilinçaltınızda babanıza karşı bir öfkeniz var ama bir yandan da baba çok güçlü bir otoritedir ama bununla ruhsal aygıtınızda baş edemiyorsunuzdur. Ne yapıyorsunuz? İşte gidip dışarıda bir baba bulup onunla mücadele ediyorsunuz.

Kişi gidip dışarıda başka biriyle kavga ettiğinde tam adama vuracağı esnada eline felç iniyor. Çünkü bilinçaltı o anda onu babası olarak algılıyor ve eli felç oluyor. Dolayısıyla vurmak isterken eli bir türlü gidemeyecektir. İşte bunun adı duygudur, burada duygu vardır. Aslında bunun temelinde bilinçaltındaki dürtüler yatar. Fakat bu duygular analiz edildiği zaman veya bilinçaltındaki çatışmalar ifade edildiği zaman bir rahatlık sağlanır. Yani iç dünyamızda anlamlandıramadığımız üzüntüler, öfkeler, kırgınlıklar, kızgınlıklar yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığı zaman gerçek ruh sağlığı oluşmaya başlıyor.

Ş: Hiç böyle bir vakanızın olduğunu söyleyebilir misiniz?
H: Evet. Ben bunu, “Boynu Bükük” vakam olarak adlandırmıştım. Boynu, sol tarafa doğru sürekli büküktü. Seanslara başladı. Ve ruhsal dünyasında kendini sürekli boynu bükük olarak algılıyordu.

Ş: Kişinin daha önce geçirdiği bir cerrahi operasyonu var mıydı peki?
H: 
            Ameliyat olmuştu ama ameliyat olmadan önce de sonra da kendini sürekli boynu bükük olarak algılıyordu. Yani olaylar karşısında sürekli ezilen oluyordu, boynu bükük oluyordu. “insanlar benden üstündür” deyip, kendini sürekli köle gibi görüyordu. Kendini köle, başkalarını efendi yapıyordu ve bu durum direk boynuna vurmuştu. Tabi terapilerden sonra kendini ifade etmeye, kendi hayatına ait değerleri algılamaya başladı, kendini ruhsal sisteminde olgunlaştırmasından sonra boynu düzeldi. Bu çok ilginç değil mi? Artık düzgün bir boyun algısıyla hayata bakmaya başlıyorsunuz…

Ş: Burada kişinin kendini değersiz hissetme şeması nereden geliyordu?
H: 
Değersizlik sistemi bizi daha çok narsisizme götürüyor. Yani Kohut’un(1971) insanların algılanmaması, anne ve babaların yeterince değer vermemesi ve görmemesi sebeplerinden dolayı insan evladı narsistik bir dünyayla hayata bakmaya başlıyor. Yani Kişinin derdi ileriki zamanlarda sürekli onaylanmak olacaktır, birinin gözüne girmek olacaktır. Aslında Kohut’un değersizlikle ilgili çok güzel bir sözü var. Hitler’le ilgili bir çalışmasında şöyle diyor: “Genelde “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”ndaki prensibi basit bir şekilde uygulayarak Hitler’in uygar bir milletin üzerindeki ince uygarlık katmanını atma yönündeki hazır olma durumunu kötüye kullandığını söyleyebilseydik güzel olurdu. Ama gerçek bu değil. Şunu da kabul etmeliyiz ki; böyle olaylar hayvani olaylar değildir. Kelimenin birinci anlamıyla, tam olarak insani olaylardır. İnsanlık durumunun içsel bir parçasıdırlar. İnsanlık durumunu oluşturan karmaşık ağın içindeki örüntülerden biridirler”. Daha sonra insanlık durumundan ne anladığını açıklıyor: “İnanıyorum ki dikkatimizi insan saldırganlığının arkaik narsizim örüntüsünden çıktığı hali üzerine odaklarsak anlamlı sonuçlara ulaşacağız. Yani bakmamız gereken yer narsisistik öfke fenomeni”.

Çocuklarla ilgili çalışmalarında Margaret Mahler, 0-4 aylıkken otistik bir evre gibi dünyaya geliriz, diyor. Yani çocuk için henüz bir netlik yoktur, her şeyi sisli olarak görür ve bu evrede çocuk ağır bir travma yaşarsa psikotik bir yapıya dönüşüyor. Annenin henüz 4 aylık bir çocuğun üstüne sigara söndürmesi, çocuğu dövmesi çocuğu psikotik bir yapıya dönüştürür. Paranoid olabilir, otistik bir çocuk olabilir. Bilindiği gibi 4-8 aylarda sembiyotik bir ilişki içerisine girilir. Bu evrede anneyle bir olma durumu söz konusudur. Anne ne hissediyorsa, annenin içinden ne geçiyorsa çocuk da onu hissetmeye başlıyor. Mahler’e göre bu evre sağlıklı geçerse çocuk artık ayrışmaya başlar. Aslında ayrışmanın sisteminde şu var: yatay olan çocuk dikey olmaya başlıyor, emekleyen çocuk ayağa kalkmaya başlıyor. Nitekim ayağa kalkan bir ruh, ayrışmak ister. Yani etrafı keşfetmek ister. İşte bu dönemde anne, sağlıklı bir şekilde çocuğun ayrışmasına izin verirse, bu defa bireyselleşme evresi başlıyor. Bireyselleşme evresi de 8-36 aylarını kapsar. Mahler’e göre kişilik bozukluklarının birçoğu bu evrede oluşmaya başlar. narsistik yapı, Borderline yapı, Şizoid yapı… Annenin çocuğu gereksiz yere sürekli övdüğünü ve olmayan bir şeyle yücelttiğini düşünelim. İşte bu durum narsistik bir yapıya doğru gider veya tam tersi, hiç değer verilmediği zaman da narsistik yapı oluşur. Aslında bu övgü annenin ihtiyacı olan bir övgüdür. Çünkü anne, yeteri kadar bu ihtiyacını kocasından, babasından, annesinden ve tabi çocukluğundan gideremediği için bu eksikliği çocuğuyla kompanse edecektir ve çocuğunu bir organı, uzvu gibi görecektir. Bun durum ayrışmamakla ilgilidir. Düşensenize, kendini ve çocuğu bir gören anneyi! Dolayısıyla bu durumda çocuk kendisi de olamayacaktır. Empati kurulabilir mı? Kurulamaz. Tıpkı narsistlerin empati durumundan yoksun olduğu gibi. Hani narsistler empati kuramıyor denilir ya, işte bundan kaynaklanıyor. Çünkü zaten kendisi ve diğeri yok ki. Sadece bir var; anneyle iç içe geçmiş bir sistem var. Bu sistemde ayrışamayan çocuk, annenin istediği bir çocuk olacaktır. 8-36 ay evresinde Borderline kişilik yapısı şöyle oluşacaktır: “Sen benim istediğim gibi bir çocuk olursan seni severim!” Çocuk ne zaman kendisi olmak için harekete geçtiğinde anne, sevgisini çekiyor ve çocuk ortada kalıyor. Çocuk mecburen kendinden vazgeçip annenin istediği bir çocuk haline geliyor. Bir de hiç hissedilmeyen çocuklar var, hiç görülmeyen. Annenin mekanik bir ilişki kurduğu çocuklar… Anne yemeğini veriyor, suyunu veriyor, altını temizliyor ama hiçbir duygu alışverişi yapmıyor. Bu da Şizoid yapılar dediğimiz durumu ortaya çıkarıyor. Mahler’e göre 36 aya kadar çocuk bu patolojileri alır ama eğer bu dönem sağlıklı bir şekilde geçerse çocuk ayrışmaya başlar. Ayrışan çocuk “Ben varım, anne de var ve bir öteki olmalı?” şeklinde dünyaya bakacaktır ve böylece bir üçgen oluşacaktır. Babanın da bir ucunda olan üçgen. Bu sefer çocuğun cinsiyetine göre de bir rekabet oluşacaktır. Erkek çocuk babayı rakip görerek anneye gizli bir aşk duyarak ve anneyi aşk nesnesi konumuna getirerek babayla sürekli bir yarış içine girecektir. Baba bu evrede güçlü ve otoriter bir babaysa, çocuğu sürekli yok ediyorsa çocukta odipal kaygılar oluşmaya başlayacaktır, yani babasının onu kastre edeceği kaygısını yaşayacaktır. Tabi bu durumda baba, annenin kendisine ait olduğunu çocuğa kabul ettirmesi gerekiyor. Bu başarıldığı taktirde çocuk rekabetten çekilerek annenin babaya ait olduğunu kabul edecek ve kendisine dışarda bir aşk nesnesi bulma arayışına girecektir. Öpipal karmaşanın 6 yaşına kadar çözülmesi bekleniliyor. Bu aşamadan sonra Latent (gizil) dönem dediğimiz bir dönem başlar. Çocuğun dürtüleri uyku evresine geçer ta ki ergenlik dönemine kadar. Bion’a göre ergenlik döneminde tekrar bir doğum süreci başlar. Yani o ilk çocukluk dönemindeki 0-6 yaş evresi, tekrar devreye girecektir. Çocuğun ayrılma, bireyselleşme çabaları, üçgen çatışmaları ergenlikte tekrar başlayacaktır. Ergenlik dönemindeki babanın ve annenin tavırları çok önemlidir çünkü çocuğun kişiliğinin oluşmasını sağlar. Erikson’un dediği gibi, bir kimlik dönemi başlıyor. Ergen kendine bir kimlik bulmaya çalışır. Ben kimim, gibi sorular sorar ve artık bu dönemde kişilik yavaş yavaş oluşmaya başlar. Ben kimim, sorusu cevaplanmaya başlar veya durum, kişilik bozukluklarıyla sonuçlanır. Bilindiği gibi 18 yaş öncesi için kimlik ve kişilik için bir teşhis konulamıyor, bozukluk sadece bir semptom olarak görülüyor. Kişilik bozukluklarında sadece antisosyal kişilik bozukluklarında yaş sınırı istisna olarak 16’dır. Gelişimin bu döneminden sonra artık teşhis konulabiliyor. Zaten biz kişilik bozukluklarında savunma mekanizmalarını çalışıyoruz. Örneğin Bölme varsa bunu ona gösteriyoruz. Tabi her patolojide kullanılan bir savunma mekanizması vardır.

 

 

 

Paylaşmak önemsemektir!

Hasan DEMİR
Hasan DEMİR
Uzm. Kln. Psk. Hasan DEMİR İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık bölümünü bitirdi. Master eğitimini İstanbul Ticaret Üniversitesi Uygulamalı psikoloji alanında çocuklarda öfke çalışmasıyla 2010 yılında tamamlamıştır. 2016 Yılında Yakındoğu Üniversitesinde Klinik Psikoloji alanında “Ergenlerin duygusal zekâları ve öfke düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi” çalışmasıyla klinik psikolog unvanını almıştır. Eğitim kurumlarında uzman danışmanlık, psikoloji yayınlarında danışmanlık, özel eğitim kurumlarında danışman olarak çalışmalar yapmıştır. Bireysel Psikoterapi, Yetişkin, Çocuk ve Ergen Terapisi, Aile ve Çift Terapisi, Farklı gelişen çocuklar ve Travma alanlarında birçok eğitim alan Hasan Demir, Psikoterapi çalışmalarına İstanbul’da devam etmekte olup Avusturya’da Sigmund Freud üniversitesinde Doktora programına devam etmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.